Ana içeriğe atla

çitlembik

uzaklardaki evlerimize doğru yağmurda yürüdüğümüz geçmiş bir geceden size de merhaba
siz bize daha önce selam vermiştiniz çünkü
peki
kimmiş  bizi üzen puşt, buldunuz mu ?
yada bilmiyorum, lüzum var mı bu saatten sonra bunları sorgulamaya ?
yeterince varmışız gibi sanki
kurtulamamışlık bu serkeşlikten
çabalamamışlık ve kaybedilmişlik
bütün bunları yaşarken,
yolda yürürken ve su içerken düşündüğümüz şeyler:
bir dizinin heyecanlı bölüm sonu
ve bir programın galibinin kim olacağı soruları,
beynimizi kemirirken hep, her zaman
ürettiğimiz hiçbir şey yokken ve
üretileni taşla parçalayıp, makasla kesip, kağıda sarıp yutuyorken
hangi puşt bizi üzen
ne var ne yok ne var ne yok
biz yokuz
onu biliyorum
siz var mısınız, biliyor musun?
kapınız açık ama bahçeniz yok, köpeklerinizin çimlerinizi yediği o hazin hazirandan
hemen sonra, bizim televizyonlarımız kapanmıştı
ve şüphe etmiştik
'bir şeylerin varlığından'
kırmızı çitlembikleri, köpek maması sandığımız
-ki köpek maması nedir bilmez idik-
o günlere, geri dönme arzusuyla
yana yakıla ağladım sana,
sen var mısın?
yoksa ezildin mi bir dumanın altında,
teknolojisi gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin,
taşları tarafından


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kreuzberg´den gece notları

  “Their flat would rarely be tidy, but its very untidiness would be its greatest charm. They would hardly bother themselves with it: they would live in it. The comfort of their surroundings would seem to them to be an established fact, a datum, a state of their nature. Their attention would be elsewhere: on the book they would open, on the text they would draft, on the record they would listen to, on their dialogue engaged afresh each day. They would work for a long while. Then they would dine, or go out for dinner; they would see old friends; they would walk together. Sometimes it would seem to them that a whole life would be led harmoniously between these book-lined walls, amongst these objects so perfectly domesticated that they would have ended up believing these bright, soft, simple and beautiful things had only ever been made for their sole use. But they wouldn't feel enslaved by them: on some days, they would go off on a chance adventure. No plan seemed impossible to them. ...
Kahve fallarının karasından, denizlerin endamlı gemilerinin beyazına varan hülyalara aldanarak kendimize ettiğimiz kötülüğün farkına varamadık, gülüşümüze inandık. Simsiyah gökyüzünü kırptığımızı zannetik, güneşe tırmananlara gıptayla baktık. Pastel boyalarımızla zımpara kağıtlarına resimler işlerken, pek neşeli boyaların boylarını parmaklarımızda eskittik. Saadetimizi bastıran sükutun nereden geldiğini sezemedik. Hapazladığımız mutluluğun aslına hiç erişemedik. Sabahları ve bazen akşamları saatleri daha kolay zaptedebilmek için içimize akıttığımız kahvelerin telvelerinden inşa ettiğimiz hanelerimiz, hatırlardan ve hatıralardan mütevellit başımıza çöktü. Karıştığımıza, bir olduğumuza inandığımız yürekleri öyle bir ıslattık ki, çamaşır iplerine serdik onları kurusunlar diye. Dönüyor aman dünya, aman dönüyor alem diye diye yitirdik kendimizi. Zamanın ruhu genç bir kadının etamin işlemesi gibi işledi bir yazgımızı, müşterek kıyametimizi üzerimize. Nice canları kaybettik kemiksiz bayraklar...

taslaklarda kalmamalı

Çok şeyler yazmak isteyen bir şair bulanıklığı. Belki de çok şeyler çizmek istiyordu, kim bilir ? Ben bilemem. Bunu bilme ihtimalim, caddede kokusuyla yürüyen bir insanın parfümünü bulabilme ihtimalimle aynı. Ve yazar bir parfüm gibi dağıldı. Başlaması için hala çok geç değil. Çok uzaklarda küçük bir kuşken de başlayabilirdi. Amma ve lakin o zamanlar bilmiyordu bir kağıt kokusunun güzelliğini. Hakikaten, kağıtlar güzel kokar. Kalemler de. Onlar sevişirlerken, yazar tatmin olur. Bir yazar ender tatmin olur. Bir kadın belinin kıvrımından ziyade, silinen ufacık bir kelimeyle. Beyninde yerler kaplayan bir kelimeyle. Beyinde yerler kaplayan kelimeler.Ve ''dinliyor musun ?'' diye sorarlar usulca. Sen onlara, her defasında tanımadığın bir sese duyduğun ürpertiyi duyarsın. Kelimeler delicesine akıllıdırlar. Her defasında farklı sesler, farklı harfler. Ve virgülü nereye koyacağını bilemeyen bir beynin sorumluluğu. Ama hep aynıdırlar. Yazar düşünür bazen, ancak bir solucan kadar ...